« Önceki |

4/8/2007

Bilmiyorum nerdeyim

Bilmiyorum nerdeyim ne haldeyim ben kimim?
            Ayrılırken kimliğim adresim sende kalmış
            Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim
            Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış
            Akların kaybolduğu renğin ahenk bulduğu
            Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu
            Bir gül için bülbülün saçlarını yolduğu
            Aşkın harman olduğu o mevsim sende kalmış
            
            Nerede o çocuksu o şımarık hallerim
            Saçlarına hasreti tanımayan ellerim
            Rengarenk rüyalarım toz pembe hayallerim
            Tekmil neş'em sevincim hevesim sende kalmış
            
            Dostlar da muhabbeti kestiler,luzumda yok
            Zaten senden ziyade sohbetim sözüm de yok
            Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok
            Aynalarda kendimi göresim sende kalmış
            
            Allahım düşmanımı düşürmesin bu za'fa
            Sanki her noksanımı mecburum itirafa
            Hangi şarkıya girsem notalar do re mi fa
            Sol! diyorum sana sol! sesim sende kalmış
            
            Sende kalmış umudum saadet çağım sende
            Sende kalmış huzurum tüten ocağım sende
            Sende hayat kaynağım duygu membağım sende
            Can diyorum sana,can-kafesim sende kalmış
            
            Gel Tanrıya borcunu teslim etsin bu yürek
            Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek
            Kelime-i şahadet getirmem için gerek
            Son diyorum sana son nefesim sende kalmış...
            
            Cemal safi

18/7/2007

hayat kısa....

            Hayat ile ölüm arasında çok ince bir çizgi olduğunu söyleriz
            hani her zaman.Bazen kendimizi ölüme çok yakın
            hisseder,irkilir,hayatta kaldığımıza,hala soluk alıp verebildiğimize
            şükrederiz.Bilemiyorum, hiç düşündüğünüz oluyor mu,ya da ölümle,onun
            soğuk yüzü ile gerçek anlamda yüz yüze kaldınız mı hiç?
            
                   Şimdi anlatacağımız dizi hikaye,ölümle gerçek bir
            selamlaşmanın, uzakdost üslubu ile tarifi olacaktır.Bu sıcak yaz
            günlerinde sanıyorum tüm blog arkadaşlarım, benim gibi yazı
            üretmekte güçlük çekmekteler. Hayatımızdaki hareketlilik
            duygularımızda yoğunlaşmamızı engelliyor,şiir üretmek zor
            oluyor.Sanıyorum kelimelerin sihri, alıp başını tatile çıkmış bu
            aralar.Klavye ve boş sayfayla baş başa kalıveriyorsunuz öylesine
            işte...Bu nedenledir ki,hikayemizi mümkün olduğunca uzun
            tutacağız.Umarım sıkılmadan okur,merakla takip edersiniz.Burada
            hatırlatmak isterim ki,bu hikaye gerçekten yaşadığımız bir olaydan
            yola çıkılarak hazırlanmıştır.
              
                 Küçük kız ok gibi oturduğu yerden fırladı. İnce parmaklarını
            televizyonun renkli camına yapıştırdı. İstediği görüntüyü camda
            yakalamak, avuçlarının arasında sıkıca tutmak, bırakmamak ister gibi
            bir hali vardı. Önce elleri ekranın üzerinde bir müddet öylece
            kaldı. Gözünün önünden geçen karmaşık şekiller arasında bir şeyler
            aradı yaşlı gözleri bir süre. Aradığını bulamadı ama, titreyen
            hüzünlü sesiyle olanca gücüyle bağırdı…
            
            -Gördüm!...
            -Gördüm diyorum size!...
            
            Ölü evini andıran odada bir süre sessizlik oldu. Hiç kimse çocuğun
            ne anlatmak istediğini anlamamıştı. Saatlerdir annesinin kucağına
            bir uysal kedi gibi kıvrılı duran ve sessiz sessiz ağlayan  küçük
            kızı bu kadar heyecanlandıran şey neydi?
            
            -Ne gördün kızım?... diye seslendi annesi ağlamaktan kısılan
            sesiyle.
            
            Kolundan tutup yanına oturtmak, yaşlı gözlerini silmek, saçlarını
            okşamak istedi. Ama onun yerinde duracak hali yoktu.
            
            -Okulumu gördüm anne!...Arkasında da bizim apartmanı!...Yıkılmamış
            anne,yıkılmamış!... İkisi de yıkılmamış!...
            
            O anda odadakiler bir şeyler anlar gibi oldular. Helikopterle
            Adapazarı’nın depremden sonraki ilk görüntüleri çekilmiş ve yayına
            verilmişti. Küçük kız, yayında okulunun ve evinin görüntüsünü
            yakalamayı başarmıştı.
            
            -Babam ölmedi anne!...diye fısıldadı kısık sesiyle.
            -Benim babam ölmedi!...
            
                 Depremin üzerinden 12 saat geçmesine rağmen, babalarından haber
            alınamamış, ölmüş olabileceği fikri ağırlık kazanmaya başlamıştı.
            Tek ümit küçük kızın bir iki saniyede yakaladığı görüntülerdi.
            İçlerinde küçük te olsa bir ümit belirdi. Anne ve iki küçük kızı
            biraz daha birbirlerine sokuldular, neden, nasıl geleceğini
            bilmedikleri bir mutlu haberi beklemeye başladılar.
            
                 1970 li yıllarda televizyonumuz siyah beyaz ve tek kanallıydı.
            Yediden yetmişe herkes aynı proğramları seyrederdi.Yaşlı
            ninelerimizin sabahın erken saatlerinde Muhammed Ali’nin boks
            maçlarını seyrettiklerini hatırlıyorum.O zamanlar Uzay 1999 isminde
            bir yabancı dizi vardı.Bilimkurgu idi ve zamanının şartlarına göre
            güzel bir diziydi.1999 yılı özeldi ve hep sempati ile bakıyorduk ona
            çocukluğumuzun bu güzel dizisi nendi ile..Ta ki gerçek 1999 yılı
            gelene ve çok acı anılarla hafızalarımıza yerleşene kadar.
            
                 Çok sıcak bir Ağustos günüydü. Memlekette tatilde olan ailesi
            dört gün sonra döneceklerdi. Gerçekten sevinçliydi, çünkü
            çocuklarını ve eşinin yemeklerini özlemişti. Bekar yaşamak gerçekten
            çok zor geliyor belli bir yaştan sonra. Yaklaşık iki aydır muhabbet
            kuşları Güncük ile kader arkadaşlığı yapıyordu. O gün maaşı almış,
            Güncük ile ödeme planını hazırlamışlardı. Ertesi gün gerekli yerlere
            kolay dağıtabilmek için bölüştürdüler ve ardından akşam yemeğimizi
            kendilerine göre yediler. Damak zevkleri ayrı olduğundan, her ikisi
            de ayrı yemekleri tercih ettiler.
                 Erken yatardı hep, işi yorucuydu. O gece de erkenden, 22.00
            civarları yattı. Yatağı pencereye çok yakındı, yatmadan önce gökyüzü
            dikkatini çekti. Yıldızlar o güne kadar görmediği kadar parlak ve
            yeryüzüne yakın gibiydi. Çabuk uyumuştu, erkenden uykusunu almıştı.
                 Uyumasına uyumuştu da, uyanışının cehenneme olacağını nereden
            bilebilirdi?(Devamı var)

18/7/2007

affet baba...

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.

 

                                                                                  Alıntı....

6/7/2007

susmalıyım...

 

 

    Sen gelmeden önce diye başlayan binlerce cümle geçiyor aklımdan... Sen gelmeden önce ben daha bir bendim.Ama mutsuz, ama geçmişin izleri içimde, utanarak, ama yalnız, ama bendim...
    Sen gelmeden kurallarım, yasaklarım vardı. En güçlüsüydüm hayatımın. Bir monitöre saatlerce boş boş bakamazdım mesela. Şarkılarım vardı sensiz söylediğim, sesim sadece benimdi. Daha bir umutluydum ya da daha bir boştu herşey. Çözemedim, çözmekte istemiyorum korkuyorum galiba...
    Sonra sen geldin, ne oldum, neyim oldun çözemedim. Ben çözmeye çalıştıkça sen daha çok geldin. Ne sana sığınabildim ne kendime sığabildim. Uzaktanda olsa okadar derinde yer ettinki, butun hayırlarıma rağmen ...
    Tek başıma taşırken bütün yüklemleri, öznelerimi kaybetmişim sen gelince anladım. Bütün roller benimdi, hayata oynuyordum, sınırım, çekincem yoktu. Hatalarım kaçışlarım oldu bitti deyip kapatmıştım, sen gelince nedenlere boğuldum...
Ezberlemiştim ben aşkı senden önce. Sadece masallarda yerini alan, sonu gelmesin dediğimiz rüyada yer alandı...

Sen gelmeden önce...
    Sen geldin ezberlerim karıştı. Repliklerimi unuttum, susuyorum, doğaçlama da yapamıyorum artık. Takılı kaldı hayalin, kısa anların aklımda, içimde. Tek kişilik dev bir oyununun son perdesi, söz bitti... 
    Yaralarım kanıyor, her kanayan yerden bağıra bağıra umut doğuruyorum. Daha çok acıyor yaralar umut doğarken. Olsun diyorum umudum var artık. Hala hissedebilmeye, içimde bişeylerin varolduğuna dair. Hiç seninle olamicak olsamda. Canımın acısı hiç dinmicek olsada...
Varsın acısın...
Sonra aklıma geliyor km lerce uzakta oluşum sana ve senin bana gelmeyişin... 
    Aklından geçenleri sorguluyorum kendime...
Hak vermek istiyorum anlık bir gece yaşattıkların, içime kazıdıkların için. Hayatımıza, sevdiklerimize rağmen bana yaşattığın o alkolun etkisinden ötürüde olsa anları. Dönüşüne ve hak vermek istiyorum vazgeçemediklerine. Buna cok ihtiyacım var...

    Utanıyorum yaşamışlıklarıma senden önce...

Sana senden çok ihtiyacım olduğu için belki, kollarında olmaya, kokunu almaya, senin olmaya, benim olmana ihtiyacım olduğu için belkide.... 
Belki de seni temize çıkarıyorum ruhumda, adın aşk olsun diye...

Yine de Hoşçakal Zamansızlığım....

 

ALINTIDIR....

6/7/2007

AYRILIK AŞKA DAHİL...

Sen beni bırakıp böyle gitmezdin hiç yapmazdın
Ayları geçti ayrılık,sen delisin
Sen beni bırakıp böyle gitmezdin hiç yapmazdın
Ayları geçti ayrılık sen delisin...
************

Ayrılıkta aşka dahilse,neden bu kadar üzülür insan..Birgün bitmek varsa ihtimalde,neden bu kadar dağılır insan...Söz verip gitmek varsa,neden yeminler eder insan...

 

Ayrılmak dahildir aşka ama aşk ne olacağına aldırmaz hiç.Sonu yokoluşa gitsede çok giren vardır o yola...

Derttir insanda bi daha görememek..Derttir bi daha sesini duyamamak...Acıdır insanda güzel günleri hatırlamak...Sızıdır kalpte sevgilinin vefasızlığı...Yokolmaktır kalpte onu başkasıyla düşünmek...

Bu yüzdendir ki insan üzülür bitip,yitenin ardındın..Dağıtması serseriliğinden yada güçsüzlüğünden değildir...

Yapma yapma
Sendemi aklıma sığmıyor sendemi
Senmisin herşeyi silmekten bahseden
Böyle gitmek varmıydı...

************

 

Söz verip gitmek alçakçadır tam tabiriyle.İnsafsızcadır...İlk yabancı limanda kaçıp gitmek ...Ben böyle yapmamıştım dersin.Uçarı değilim kadir bilirim,bildim dersin.Neden,O neden yaptı dersin...Sorun çoktur boş bakan gözlere..Sen baktıkça beynin vazgecer sormaktan...Sonra kalpten bi atık yayılır tüm vücuduna...Acıtan,dağıtan,ağlatan bi atık...

Demek yine bana hüsran
Bana yine hasret var....
*************

 

Sözler versende kendine,o yine çıkar durur hayaliyle...Olmazsa rüyalarda...Durdursan kulaklarında....

Silersin resimlerini,rafa kaldırırsın aldığı eşyaları,herşeyini....Sevdiği şarkıları dinlemezsin hiç..Adından söz ettirmezsin...

Bi tek rüyalarda haykırırsın ona...Bi tek alkollüyken kıyamazsın....Raftan çıkarır bakarsın hediyelerine,size ait olan herşeyine...Takarsın onunla dolu cd yi bilgisayara...Slayt yapar bakarsın yaşadıkmı diye...Belki dayanamaz ağlarsın,belki çok sıkışır kalbin kapatırsın....

 

Zaman unutmayı öğretemez.Zaten gerçekten sevmişsen bi köşede anıların kalsın istersin..Zaman başka şeyler öğretir insana..Savaşmayı,hayata dönmeyi,onsuzluğu kabullenmeyi,başını kaldırmayı...

Allah çok büyüktür,bilirsin...Bişeyler alırken başka şeyler verir sana...Kimbilir günün birinde seni hak edenide verir...İşte son günler böyle düşünürsün...Acın soğuduğu zamanlar...Başını kaldırdığın zamanlar...

 

-muspar arkadaşımdan alıntıdır...

28/6/2007

SON DEFA

Son defa yüzüme bak
Konuşmasan da
Son defa tut ellerimi.
Hiç mi sızlamayacak o yüreğin.
Hiç mi üzülmeyeceksin.
Gökteki yıldızların sayısını bilemem
Bilirim onlardan kat,kat içimdeki acıyı
Onlar pırıl,pırıl parlarken
Ben içlerinden kayıp gideniyim.
Son defa kaldırıp başını göğe,
Kayan o yıldızı gör.
İşte benim yıldızım de.
Aşkımızla birlikte sürüklenen o yıldızdan
Dile,
Ne dileyebilirsin ki?
Yerinden oynamıştır bir kere
Sarsılmıştır yüce sevgimiz gibi
Son defa o yıldıza tekrar bak.
Kaybolup gözlerden silindiği an
Bilgi benim öldüğüm andır

28/6/2007

TEK SENDE....

ellerinde gördüm hayatı
nasırsız çizgilerinde
hissedilen... görülmeyen o titreme
bir çocuğun soluk yüzünde; aynı titreyiş
bir gülün figanında
avuçlarına sığabilirdim.
utangaç bir ciddiyetle bir araya gelen parmaklarına
hapsolabilirdim.
yoksunluğunda hiç bir zindan yetmiyor bana

mühim değil böyle hayatın ortasında kalmak
günlerin geçme gayreti boşuna
gecelere yenilmek kanıma dokunuyor
geceler ki
karanlığı bana helalliği
ve tafra tanımazlığıyla aynı gözlerin
bütün veballeri gözlerin saklar
bakışınla yaktığın meydan okumaların
o zamansız rest çekmelerin haddi hesabı yok


o kıpırdanma
suskunluğunla uyumlu karatı
bütün hesapları ödeten o replik...
o gemlik zeytini karasına eşlik
o tanıdık bildik ...
eziklik...
eğer o kara feryat rüyalarıma dolmasaydı
sana nasıl aşık olurdum gözlerin olmasaydı


şimdi bir sensizlik anındayım
bir savaş dansında
mermiler dökülür kirpiklerimden
ben meçhul zamanların katili
sen cümlelerimin gizli öznesi
her şiirde unutup adındaki gizli harfleri
yüreğimdeki bu sevdayla her vakit sana kurulurum
beynimi mıhlayıp seni düşünme tutsaklığına
vurup hayatın taşanılası yanlarını
her sabah sana vurulurum
bütün kinleri yanıma alıp
hesaba katmam bir çok şeyi
tek sende durur
tek sende durulurum

28/6/2007

ÖZLERSİN...

 


 

Gözlerim bir noktaya kitlenmistir
Baktığın yerin önemi yoktur
Bakarken, göremezken
Görürsün sevdiğini ama

Özlemin melekleri kıskandırır
Hüzünlendirir bir de
Dayanamazlar, getirirler özlenenin kokusunu sevdiğine

Yüreğin öyle açır ki öyle dolusundur ki
Resmine bakarsın, konuşursun saatlerce
Ama duymaz seni, duyamaz ki
Sağırdır yüreği

En sevmediğin hallerini düşünürsün
Sana söylediği en kötü sözleri
Ve bakışlarını, nefretle bakan

Kızarsın iyi ki gitti dersin
Daha derken başlar özlemin yeniden
O bile kendini savunamaz böyle
O nu hep haklı çıkarırsın...

Yürek divanıharbinde
Sonrası aynı terane
Özlem, özlem, özlem

Görürsün en olmadık yerde
Bakmazsın yazdığına, bakmazsın yüzüne
Ne de hep tutmayı özlediğin ellerine
Değişmiştir seni her hangi bir çiçeğe

Boş boş bakar sadece seyir edersin
Özlemekten hatta özlem isminden nefret edersin
Özlersin, özlersin, özlersin

28/6/2007

...............

Üzüntüm çamlar misali devrilen dostluklara
Gecenin karanlığı değil ürkünç olan,
yalnızlık

Aydınlık özlemi
içimizde güneşin sıcaklığı
Oysa
yakarmış güneş; kavururmuş hasret

Yağmurmuş
mutluluk
; düşlenmesi gereken hasret
Şemsiyedeki tezatlık, aslında güneşe açmak
lazımmış

Forum Grafik


Yağmurdan
sinmek çatı altlarına, ne büyük yanlış
Kırıp tüm şemsiyeleri
ıslanmak
rahmetinde sevginin

Sırılsıklam
ıslanmak, iliğine kadar ıslanmak
Ne büyük mutluluk
sevgi yağmurlarıyla
ıslanmak.

28/6/2007

BANA BORCUN VAR...

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi. Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca. Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu. Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice. Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın. Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...